Nefroblastoma olarak da bilinen Wilms tümörü çocukluk
çağında böbrekte en sık görülen tümördür. Wilms tümörü 15 yaşın altındaki her
bir milyon çocuğun 7 ila 10’unda görülür. Vakaların %80’i 5 yaş altında ortaya
çıkar ve ortanca görülme yaşı 3’tür. İki tarafta birden tümörü olan çocuklarda
hastalık daha erken yaşlarda görülür. Son yıllarda görüntüleme yöntemlerindeki
gelişmeler sayesinde hastalığın tanı ve tedavisinde oldukça olumlu gelişmeler
kaydedilmiştir.
Genetik
Birtakım sendromlarda Wilms tümörünün birlikte görülmesi
olasıdır. Bu sendromlar aşırı büyümenin görüldüğü ya da görülmediği sendromlar
olarak iki grupta toplanabilir. Aşırı büyümenin görülmediği sendromlar arasında
aniridi (göze rengini veren iris tabakasının olmaması) ve Denys-Drash sendromu
(Wilms tümörü, böbrek hastalığı, dişi görünümde erkek ve iki taraflı inmemiş
testis varlığı) sayılabilir. Wilms tümörlü hastaların %1’inde aniridi görülür.
Bu durum aynı zamanda WAGR sendromu (Wilms tümörü, Aniridi, Genital anomaliler
ve mental Retardasyon [zeka geriliği]) ile de ilişkilidir. Bu hastalarda
kromozom 11’de silinme tespit edilmiştir. WAGR snedromu ve kromozom 11’de
silinme olan hastaların yaklaşık yarısında Wilms tümörü gelişir.
Aşırı büyümenin görüldüğü sendromlara örnek Beckwith-Wiedemann sendromudur. Bu
hastalıkta karaciğer veya böbrek gibi organlarda büyüme gözlenir. Ayrıca dilde
büyüme ve omfalosel adı verilen, karın organlarının göbek çevresinde yer alan
boşluktan dışarı doğru çıkması da eşlik edebilir. Yalnızca hemihipertrofi
(vücudun bir yarısında büyüme) olan çocuklar da Wilms tümörü açısından risk
taşırlar. Beckwith-Wiedemann sendromu ve hemihipertrofide Wilms tümörü riski
yaklaşık ’dur.
Bu hastalık konusundaki çalışmalar, sorumlu iki geni ortaya çıkarmıştır. WT-1
geni kromozom 11p13 üzerinde bulunur ve aniridi ve Denys-Drash sendromu ile de
ilişkilidir. WT-2 geni kromozom 11p15 üzerinde bulunur ve Beckwith-Wiedemann
sendromu ile ilişkilidir.
Klinik
Prezentasyon
Hastaların %90’dan fazlasında karında ele gelen kitle
mevcuttur. Tümörün açılarak karın bölgesine yayılması akut batına (yaygın karın
ağrısı ve karında hassasiyet) neden olur. Hematüri (idrarda kan bulunması)
nadir görülse de mikroskopik hematüri sık görülür. Bunlara ilaveten, ateş,
iştahsızlık, kilo kaybı, kan basıncı (tansiyon) yüksekliği, kabızlık, mide
ağrısı, bulantı ve kusma da semptomlara eşlik edebilir.
Tümörün böbreğin venöz drenaj (toplardamar) sistemine ulaşması varikosel
(testis damarlarında genişleme), asit (karında sıvı toplanması) ve daha ileri
evrede tümörün kalbin sağ kesimine ulaşmasına bağlı olarak kalp yetmezliği gibi
tablolar gözlenebilir.
Tanı
Ultrason solid tümör varlığını ve kaynaklandığı bölgeyi
ortaya koyabilir. Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Manyetik rezonans görüntüleme
(MRG) de çocuklarda bir sonraki basamak olarak uygulanabilmekte ise de her iki
tetkik de Wilms tümörünü çocukluk çağının diğer böbrek tümörlerinden ayırt
edemez.
Operasyon öncesi görüntülemede vena kavaya yayılımın görüntülenmesi şarttır.
Ultrason bu konuda faydalı olabilmektedir ancak kesin sonuç elde edilemezse
MRG’den de faydalanılabilir.
Tümörün böbrek dışına yayılımının bilinmesi evreleme açısından önemlidir.
Görüntüleme yöntemleri çevre organlara yayılım konusunda fikir verse de her
zaman güvenilir olmayabilir. Diğer böbrek, her iki organda hastalık varlığının
ekarte edilmesi açısından mutlaka değerlendirilmelidir. Görüntüleme
yöntemlerinde saptanamayan lezyonlar çok nadirdir.
Patoloji ve
Evreleme
1. Patoloji: Çoğu tümör iyi prognozlu bir hücresel
yapıya sahiptir. Wilms tümörü temel olarak üç bileşenden oluşur: blastema,
epitelyum ve stroma. Hastalığın bulunduğu çocukların yaklaşık %5’inde anaplazi
(tümör hücrelerinin kötü yönde farklılaşması) görülür. Bu durumda tedaviye
direnç söz konusu olabilir. Bu tür tümörlerin cerrahi olarak tamamen
çıkarılması daha akılcıdır.
2. Evreleme:
a. Evre I: Tümör böbreğe sınırlıdır ve tamamen çıkarılmıştır. Böbrek kapsülü
sağlamdır ve tümör çıkarılırken yırtılmamıştır. Geride tümör kalmamıştır.
b. Evre II: Tümör böbrek kapsülüne doru uzanmış ancak cerrahi olarak tamamen
çıkarılmıştır. Bölgesel olarak böbrek çevresi alanda çok küçük tümör
kalıntıları olabilir veya hastadan daha önce biyopsi alınmış olabilir. Böbrek
çevresi damarlarda tümör trombüsü görülebilir ya da bu damarlar tümör
tarafından tutulmuş olabilir.
c. Evre III: Geride damarsal yapılarla ilgisi olmayan tümör bulunması: lenf
nodu tutulumu, yaygın periton (karın zarı) dağılımı, peritonda tümör yerleşimi,
gözle görünür ya da mikroskopik düzeyde cerrahi sınırda tümör bulunması ya da
tümörün cerrahi olarak tam çıkarılamaması
d. Evre IV: Tümörün kan yolu ile akciğer, karaciğer, kemik, beyin veya diğer
bölgelere yayılmış olması
e. Evre V: Tanı anında her iki böbrekte tutulum
Cerrahi Tedavi
Nefrektomi (böbreğin çıkarılması) periton açılarak
yapılmalıdır. Tümörün evrelemesi cerrahın sorumluluğudur. Lenf nodları mutlaka
çıkarılmalıdır. Cerrah, tümörün diğer organlara yayılımı veya periton içerisine
tümörün açılıp açılmadığını kontrol etmelidir.
Cerrah, tümörü tam olarak ve açmadan çıkarmalıdır. Tümörün dağılması bölgesel
olarak görülen nükslerde altı kat artışa neden olur. Bölgesel nüks sağkalımda
belirgin azalmaya neden olur. Cerrahi komplikasyonlar sıktır ve hastaların
yaklaşık ’inde görülür.
Operasyon
sonrası tedaviler
Kuzey Amerika’da, Wilms tümörü olan hastaların çoğuna önce
cerrahi tedavi, daha sonra ek tedaviler verilmekte iken, Avrupa’da ve diğer
ülkelerde operasyon öncesi kemoterapi uygulanmaktadır. Bu konuda yapılan
çalışmaların sonuçları özet olarak aşağıda sunulmuştur.
1. Ulusal Wilms
Tümörü Çalışma Grubu:
İyi hücresel tipteki hastaların genel sağkalımı %90’lara
ulaşmaktadır. Evre I ve Evre II hastalar 18 hafta süre ile daktinomisin ve
vinkristin ile tedavi edilmektedir. Sağkalım %94’tür. Evre III ve Evre IV
hastalar, ilave olarak doksorubisin de alır. Geride tümör kalan, yaygın tümör
dağılması olan ve uzak metastazı olan hastalara radyoterapi (ışın tedavisi) de
verilir. 4 yıllık genel sağkalım oranları, Evre III hastalarda %90, Evre IV
hastalarda %80’dir.
Anaplastik tümörü olan çocuklarda sonuçlar daha kötüdür. Daha ağır kemoterapi
türleri verilmesine karşın sağkalım avantajı sağlanamamıştır. 4 yıllık nükssüz
sağkalım oranları oldukça düşüktür.
2. Uluslararası
Çocuk Onkolojisi Cemiyeti (SIOP):
SIOP operasyon öncesi tedavi yaklaşımını gündeme
getirmiştir. Daktinomisin ve vinkristinden oluşan kemoterapi 4 hafta süre ile
verilerek tedavi bitiminde cerrahi uygulanır. Cerrahi öncesi tedavi tümörün
küçülmesini sağlayabilir. Bu sayede cerrahi sonrası daha fazla hasta Evre I’de
kalabilir. Son zamanlarda SIOP grubu tümörün histolojik tipine ve kemoterapi
yanıtına göre kemoterapi tipini belirleme yoluna gitmektedir. Kemoterapi
sonrası hücresel düzeyde nekroz (hücre ölümü) görülen hastalar düşük riskli
olarak kabul edilmektedir. Bu tedavi ile ilgili tek endişe böbrek dışındaki
tümör kalıntılarının yok edilmesi nedeni ile hastanın daha düşük
evrelenmesidir.
3. İki taraflı
tümör bulunması:
Hastaların yaklaşık %5’inde tanı anında iki böbrekte de
hastalık bulunur. Bu tümörler nefrojenik kalıntılar olarak da bilinen öncü
hücre gruplarından kaynaklanır. Bu grupta yer alan çocuklarda böbrek yetmezliği
riski nedeni ile böbrek dokusu mümkün olduğunca korunmaya çalışılmalıdır. İki
taraflı tümörü olan tüm hastalarda cerrahi öncesi kemoterapi uygulanmalıdır. Bu
yaklaşımla hastaların yarısına yakınında böbreğin alınmasına gerek
kalmayabilir.
Tedavinin geç
dönemdeki etkileri
Kanser tedavileri geç dönemde birçok organda istenmeyen
etkilere neden olabilir. Radyoterapi, skolyoza (omurgada eğrilik) neden
olabilir. Bu nedenle radyoterapi dozları azaltılmıştır ve günümüzde bu tedavi
bağlı kas-iskelet sistemi sorunları daha nadir görülmektedir. Üreme organları
bölgesine radyasyon verilmesi hem erkek hem de kızlarda kısırlığa neden
olabilir. Karın bölgesine verilen radyoterapi sonrası oranında over yetmezliği
bildirilmiştir. Bu tedavi, aynı zamanda daha sonra oluşacak gebeliklerde de
istenmeyen durumlara neden olabilir.
Doksorubisin kalp yetmezliği riskinde artışa neden olur. Tedaviden yıllar sonra
kardiyomyopati (kalp kaslarında bozulma) görülebilir. Wilms tümörü nedeniyle
doksorubisin kemoterapisi alan hastalarda kalp yetmezliği %4.4 oranında
görülebilir.